Tarık Berize: “Üç Şerefeli Cami Çay Bahçesi’nde nostaljiyi günümüze uyarladık.”

Tarık Berize: “Üç Şerefeli Cami Çay Bahçesi’nde nostaljiyi günümüze uyarladık.”

Bir zamanlar çay bahçelerimiz vardı. Adından da anlaşılacağı üzere sonu bahçeyle bitiyordu. Kış aylarında kapalı, kaderine terk edilmiş, her tarafını ot ve yaprağın kapladığı alanlardı. Yaz aylarında ise genelde bir çınar ağacının gölgesi merkezli, denize, manzaraya nazır yerler tercih edilir. Ağaçtan ağaca çekilen seyyar renkli ampuller, yarı beline kadar beyaz kireçle boyanmış ağaçlar altında ahşap masa sandalyelerden oluşan açık hava dinlenme alanlarıydı.

Çay bahçeleri için Türk aile yapısına uygun geliştirilmiş ve tahsis edilmiş açık hava ve eğlence mekânı da diyebiliriz. Çay bahçeleri böyle ortaya çıkmış olsa da bir takım oturmasını bilmeyenlerin buraya yalnız gelip ortamın huzurunun kaçtığını gören bahçe işletmecileri çareyi kapıya “Aileye mahsustur” ibaresini eklemekte bulmuşlardır. Genelde orta yaş gurubunun vazgeçemediği alanlardır. Güzel sohbetlerin, yerine göre dertlerin masaya yatırılarak paylaşıldığı mekanlardır. Her ne kadar adı çay bahçesi olsa da genelde gazoz ve tost tüketiminin daha çok olduğu aşikardır. Bu yerlerin bazı versiyonların da garsonun sipariş almaya gelmesi bir saati bulduğu gibi sipariş verildikten sonra servisinde bir o kadar daha süre almasını o yıllarda yaşayanlar iyi bilir. Zira bu durumdan kimse şikâyet etmez, çünkü yaz akşamlarında açık havada yapılan sıcak muhabbetlerle herkes mutlu ve meşguldür.

İnsanlar yalnız, tek başına bir kış gecesinde mutlu olabilirler ama yaz geceleri yalnızlığı sevmezler, o yüzden yaz biraz hüzünlüdür.

Yaz gününün bunaltan sıcağından kurtulup akşamın serinliğinde manzaraya karsı oturursun, çalan şarkıları dinlersin, aşık olsan da olmasan da, mutlu ya da mutsuz olmana bakmazsızın huzurlu bir hüzün ya da hüzünlü bir huzur duyarsın, serinlik hoşuna gider, güneşin batışını seyredersin, uykuları erteler yıldızları seyredersin.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, sohbetin verdiği mutluluk ve haz yerini masaların üzerinde uyuyan çocukları sırtlayıp evin yolunu tutmakla son bulur…

Üç Şerefeli Cami Cay Bahçesi’nin işletmecisi Tarık Berize ellerinden geldiğince nostaljiyi günümüze uyarlamaya çalıştıklarını söylüyor.

  • Kendinizi tanıtırmısınız?

Tarık Berize: Edirne’nin köklü esnaflarından bir aileye mensubum. Babam Nejat Berize. Bu işletmeyi Rasim Özgün abiden devir almama babam ile Eniştem Adnan Top vesile oldu. Önceliğim kesinlikle çok para kazanmak değil. Zaten babam bana “Sana vasiyetimdir, kesinlikle buradaki kaliteyi düşürme. Gerekirse eleman sayısını azalt mutfakta veya serviste kendin çalış.” dedi. Üç Şerefeli Cami Çay Bahçesi’nde beni cezbeden, akustik atmosfer ve çevrenin tarihi dokusu. Bahçede bana huzur veren çam ağacı, dut ağacı, incir ağacı, ıhlamur ağacı, limon çamı. Kokulu melisa çiçeği ağaçlarının kokuları ve yazın bunaltıcı sıcağında verdiği serinlik. Tarihi Karanfiloğlu Mahallesinin nostaljik dokusu ise olgunun ayrı boyutu.

Uzun yıllardır babam ve eniştem ile birlikte Kredi Yurtlar Kurumun çeşitli yerlerdeki yemekhanelerini işletiyorduk. Kısmetimde buranın işletmesini almak varmış. İşletmeyi devralmak pandemi dönemine denk geldiği için sakin ortamda Üç Şerefeli Cami Çay Bahçesi’ni tamamen yenilemek, eksikleri görüp giderme imkânım oldu. Yeni konseptle hijyen kurallarına dikkat ederek sokağa çıkma yasağının kalkıp park ve bahçelerin hizmete açılması ile faaliyete geçtik. Mutfak kadromuzu deneyimli personellerle oluştururken servis hizmet kadromuzu Ahmet ve Tuğberk Bey gibi birkaç profesyonel arkadaşın dışında  Buse, Selin, Damla, Canan Hanım gibi öğrencilerden oluşturmaya dikkat ettim. Amacım öğrenci kardeşlerimizin tahsil hayatlarına bir nebzede olsa katkıda bulunurken onların hayata hazırlanmasını sağlamak.

  • Edirne turizmini değerlendirir misiniz? Gördüğünüz eksiklikler ve çözüm önerileriniz nelerdir?

Tarık Berize: Ben işin uzmanı değilim, sade bir vatandaşım ama eksiklikler o kadar bariz ki sade vatandaşlar dahi fark edebiliyor. Edirne’de onarılmayı bekleyen koruma altındaki binalar, zamanın acı kuvvetine mağlup oluyor. Osmanlı İmparatorluğu’na 92 sene baş şehirlik yapan, her gün binlerce turistin ziyaret ettiği Edirne’de, birçok tarihî eser bulunuyor. Osmanlı’dan izler taşıyan şehirde, sivil mimarlık örneği 535 yapı bulunurken, ibadethane, idarî binalar, askeriyeler, mezarlıklar, abideler ve kalıntılar olmak üzere toplam bin 355 adet tarihî eser mevcut… Tarihî eser zenginliği bakımından dünyada Floransa’dan sonra 2. sırada yer alan Edirne’mizin, başta Kaleiçi ve Karanfiloğlu semtleri, Eski İstanbul Caddesi olmak üzere birçok mahallesinde bulunan özel mülkiyete ait binalar, koruma altına alındıktan sonra, kendi haline terk edilirken, bazıları da henüz onarımına başlanmadan ağır ağır çöküyor. Gözlemlediklerimi parça parça anlatmaya çalışayım. Sinagog tekrardan yapılırken ve turizme kazandırılırken ciddi eleştiriler gelmişti. Ancak Sinagog sayesinde Edirne’nin turist sayısı yıllık en az 30.000 kişi daha fazla arttı. Edirne’de turizm dendiğinde tarih turizmi ve inanç turizmi akla gelir. Selimiye, Eski Camii, Üç Şerefeli Camii turist çeken yerler. İnsanlar Türkiye’nin çeşitli yerlerinden Edirne’ye gelerek ismini saydığımız camilerde namaz kılıyor, bu vesile ile Edirne’yi geziyorlar. Ancak bu Edirne’ye yetmez. İnanç turizmi açısından bakarsanız sadece camilerimiz ve Sinagoglar üzerinden bir Edirne turizmi yaratmak mümkün değildir. Kiliselerin bunlar kadar rağbet görmediğini de düşündüğümüzde inanç turizminden fazlasına ihtiyacımız var. Eskiden, Türk lirasının değerli olduğu dönemlerde, Türk insanı Bulgaristan ve Yunanistan’a daha rahat gider, oradan tüm ihtiyaçlarını karşılardı. Bugün durum çok farklı. Paramız, Bulgar Levası karşısında bile değer kaybetti. O yüzden bugün Edirne turizmini başta Bulgarlar, sonra Yunanlar ihya ediyor. Yabancı turist olmasa Edirne’deki ekonominin belini doğrultmak mümkün olmaz. Bulgarlar buraya geldikleri zaman, mazot alıyorlar, sigara alıyorlar, her türlü alışverişi yapıyorlar. Eskiden aynı şeyi biz yapıyorduk. Şunu söylemeye çalışıyorum turizm dendiğinde alışveriş ve inanç turizmi akla gelmemeli. Örneğin, Kaleiçi’ndeki evlerin durumunu düşünelim. Turizme kazandırılırsa Edirne için muhteşem olur. Yıkık, dökük, Edirne’ye yakışmayan evler var. Bu evlerin sahipleri bulunsun, devlet bu işe el atsın, valilik ve belediyenin koordineli bir çalışma ile bu evleri turizme kazandırması gerektiğini düşünüyorum. Devlet bu binaları satın da alabilir, 25 yıllığına kiralayıp, işletip, daha sonra sahibine de iade edebilir. Neticede tapu kimin üstüne ise, onda kalacaktır zaten. Bunu ancak devlet yapabilir. Halk ekonomik olarak bu işin altından kalkamaz. Özellikle Kaleiçi’ni çok önemsiyorum. Eskiden Kaleiçi, Edirne’nin en önemli yerleşim yeriydi. O bölgede oturmak bile kolay değildi. Ama bugün insanlar Bankalar durağından öteye geçmiyor. Neden geçsinler? Binalar yıkık, dökük, ahşap binaların yanında çok katlı betondan binalar. Kaleiçi semtimizde ki güvenlik sorunu desen had safhada. Rahatça gezmek mümkün değil. Edirne’nin göz bebeği Kaleiçi’ni hep birlikte bu hale getirdik. Tarihi eserlerin bir an önce yapılıp, ışıklandırılması lazım. O bölgenin trafiğe kapatılması lazım. İşletmesini yaptığım Üç Şerifeli Cami’nin Çay Bahçesinin arka tarafında kalan Karanfiloğlu semtinde de durum aynı. Bu işte para ile olur. Trakya Kalkınma Ajansı herkese para yardımında bulunuyor. Bu kuruma müracaat edilmek suretiyle yardım alınabilir. Edirne’de Kaleiçi’nden daha acil bir sorun var mı? Trakya Kalkınma Ajansı ve çeşitli bakanlıklardan, devletin kurumlarından para yardımı almadan bu sorunu çözmek mümkün değil. Şehrimizin görsel açıdan kötü durumda olduğu ortada. Estetik bir kaygı gidilmiyor şehir yapılanmasında. Sadece bina yapılıyor, sosyal aktivite yapacağınız alanlar oluşturulmuyor. Bu da Edirne’nin gelişmesini engeller.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: