İriş: “İster isen sulhu salah, hazır ol cenge”

0

İriş: “İster isen sulhu salah, hazır ol cenge”

  • Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa İriş düzenlediği basın toplantısında hükümetin tarım politikalarını eleştirirken çözüm önerileri arasında Hayvancılık ve Tarımsal üretim için verilen krediler, mutlaka faizsiz olması gerektiğini vurguladı.

Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı İriş açıklamasında, “2 Nisan Cumartesi günü, Ramazan ayına inşallah girmiş olacağız. Bu mübarek ayın ülkemiz, İslam âlemi ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Bilindiği gibi Ramazan Ayı; başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş olan müstesna bir zaman dilimidir. Bu ayda yardımlaşma, paylaşma daha belirgin hale gelir. Bu ayın bereketiyle iyilikler artar, kötülükler azalır. Suç işleme oranlarında büyük düşüşler yaşanır. İstatistikler de bunu teyit eder.

Bu mübarek ay vesilesiyle, her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz kardeşliğe, barışa ve huzura kavuşabilmemizi Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Bugünkü basın toplantımızda; Savaşlar/Ukrayna Savaşı ile Ekonomi ve Tarım konuları üzerinde durmak istiyorum.

Dünyamızın dört bir tarafında yaşanan bölgesel savaşlar ve çatışmalar, hepimizi derinden yaralamaktadır. İnsanlık âlemi bir zulüm dünyası içerisinde kıvranıp durmaktadır.

Yüz yıldır, teknolojinin gelişmesi birçok yönden hayatımızı kolaylaştırmıştır. Diğer taraftan teknoloji, silahların gelişiminde kullanılınca, ortaya korkunç bir tablo çıkmaktadır. Evet, insanlık tarihi bir yönüyle savaşlar tarihidir. Son yüz yılda çıkan savaşlarda, teknolojinin geliştirdiği silahlar ile hayatını kaybeden insan sayısı, belki de insanlık tarihindeki kayıplardan daha fazladır.

Bunları şunun için söylüyorum. Kuvveti üstün tutup hak sebebi sayan, böylece zulmeden zihniyetlerin etkisi altındaki bir dünyada, huzur ve barış olmaz. Bu rastgele bir iddia değildir. Bugün yaşadığımız gerçekler, söylediklerimizi tam teyit ediyor.

1990’larda başlayan Irak Körfez Harpleri biter bitmez, Arap Baharı adı altında Ortadoğu tarumar edildi. Bu süreçte en uzun sınır komşumuz Suriye’de 10 yılı aşkın zamandır kan gövdeyi götürdü. 22 Milyon Suriyeli insanın 11 Milyonu yerinden oldu. 6 milyonu başka ülkelere iltica etti. Bunların 4 milyona yakını Türkiye’de mülteci oldu. Şimdi de Ukrayna.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra galip devletler, Yalta’da toplandılar. Savaşın galiplerinin koyduğu kurallar, sanki dünya nizamı olarak tüm dünyaya dayatıldı. Ve iki kutuplu bir dünya dayatması ile soğuk harp dönemi başladı. Dünya adeta bu iki kutbun, Amerika-Rusya’nın hegemonyasına sokuldu. “Ya oradansın ya buradansın” ikilemiyle tüm dünyada artık kural koyucu bunlardı.

1989’da Sovyetlerin çökmesiyle bu dönem kapandı. Sistem iki kutuplu bir dünya algısına göre tanzim edildi. Sovyetler dağılınca bir boşluk oluştu. Bu boşluğu, İslam dünyasının uyanıp doldurmaması için, yeni bir düşman türetmek gerekiyordu. Nitekim İngiliz eski başbakanlarından Margaret Thatcher, 1990 yılında İskoçya’da yapılan NATO toplantısında; “Sovyetler Birliği yıkılmıştır, düşmansız bir ideoloji yaşayamaz. Yeni düşmanımız İslam’dır” sözleriyle yeni bir dönem başlattılar. Koydukları bu hedefe ulaşabilmek için her türlü gayreti gösterdiler. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslam ülkelerinde acımasızca uyguladıkları planlarla kargaşa ve savaşlar çıkardılar. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Yaktıkları yıktıkları ülkelerin insanlarını, yerlerinden yurtlarından ettiler. Bu da yetmedi, mülteci durumundaki insanların denizlerdeki botlarını patlatıp batırdılar. Karadan gelenlere sınırlarda çift sıralı tel örgüler ördüler. Bunu da aşanları, tekmelediler. Manzara bu.

Bütün bu vahşetler yaşanırken, bir ay kadar önce Rusya, Ukrayna’ya saldırdı. Sivil yerleşim yerlerini vurarak şehirleri harabeye çevirmeye başladı. Canını kurtarmaya çalışan insanlar, evlerini, yurtlarını terk edip mülteci konumuna düştüler. Üç dört milyon insan komşu ülkelere sığındı. Burada bir parantez açmak istiyorum. Ortadoğu’dan Libya’dan Suriye’den kaçan mültecilere yapılan muamelelerle, Ukraynalı mültecilere yapılan muamelelerin kıyasını sizlere bırakıyorum. Bu tablo, batının çifte standardının, ikiyüzlülüğünün açık ifadesidir.

Bu süreçte Türkiye’nin takındığı tavrı, olumlu ve yapıcı buluyoruz. Daha fazla kan dökülmemesi, insanların yerlerinden yurtlarından edilmemesi için, başta Cumhurbaşkanı ve yöneticilerimiz tarafından, büyük gayretler sarf edilmektedir. Her iki ülke ile de yakın temasın sürdürülmesi ve çabaların artarak devam ettirilmesinin, barışa büyük katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

Yeri gelmişken, kangrene dönüşen Suriye konusuna da bir vurgu yapmak istiyorum. Ve iktidara sesleniyorum; Suriye konusunda maalesef hata üstüne hata yapılmıştır. Hatadan dönmek bir erdemdir. Rusya-Ukrayna Savaşının durdurulup, barışın sağlanması için gösterilen gayretin bir benzeri, Suriye için de gösterilmelidir. İsrail’le bile ilişkilerin yeniden tesis edilmeye çalışıldığı bu dönemde, Suriye için de yeni stratejiler geliştirilmelidir. Şartlar, son derece müsaittir. Kısacası artık bu işin kotarılıp, bölgemizi barış havzası haline getirmek Türkiye’mize düşmektedir. Ülkemize yakışan da budur.

Atalarımız ne güzel söylemişler; “İster isen sulhu salah, hazır ol cenge.” Cenge hazır olmanın birinci şartı, güçlü bir ekonomiye sahip olmaktır. Ülke ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olmaktır. Bu ihtiyaçların karşılanmasında ise, tarımın müstesna bir yeri vardır.

Hemen şunu belirtmeliyiz ki, tarım stratejik bir konudur. Çok ciddi planlamalara ve takibe ihtiyaç duyar. Tarıma elverişli topraklara sahip olan ülkemiz, kendi halkımızı doyurabilmenin yanında, ihracata da katkı sağlayacak potansiyele sahiptir.

Tarım ile toprak, et ile tırnak gibidir. Tarım deyince ilk akla gelen şey, topraktır. Tarımsal üretimle alakalı hususları ifade etmezden evvel, toprakla alakalı birkaç cümle söylemekte fayda var. Açık yüreklilikle ifade etmeliyiz ki, topraklarımızı hoyratça heder ediyoruz. Akıl almaz bir yapılaşma ile betonlaşıyoruz. Bunun sonucunda da tarım alanlarımızda ürkütücü bir azalma yaşanıyor. Nitekim 2002’de 26 milyon hektar olan tarım alanları 2020’de 23 milyon hektara düşmüştür. Bu büyük bir kayıptır. Bundan böyle; her türlü yapılaşma ve imar faaliyetleri sıkı bir disiplin içerisinde ele alınmalıdır. Tarım arazilerimizin korunması için ciddi tedbirler alınmalı, acilen kanuni düzenlemeler yapılmalıdır.

Tarımsal üretim konusunda, yapılması gerekenler bir sır değildir. Her işte olduğu gibi en başta samimiyet, gayret ve ciddi bir takip gerekir. Neler yapılmalıdır?

  • Üretim Planı;

Tarımsal üretim kapasitemiz ile ihtiyaçlar göz önüne alınarak, ciddi bir üretim planı yapılmalıdır.

  • Fiyat ve Alım Garantisi;

– Kışlık ürünler dediğimiz buğday, arpa, çavdar v.b. ürünlerin Ekim ayında ekildiği düşünüldüğünde Eylül ayında taban fiyatlar belirlenip ilan edilmelidir. Taban fiyatı belirlemede maliyete etki eden (Mazot, Gübre, Tohum v.b.) unsurlarda oluşabilecek fiyat farkları, destek olarak üretim sezonu içinde verilmelidir.

– Yazlık ürünler dediğimiz Ayçiçek, Mısır, Çeltik v.b. ürünler için de aynı uygulama Mart ayında yapılmalıdır.

Aciliyetine binaen hemen ifade edeyim ki; şu anda Ayçiçek, Mısır gibi yazlık ürünlerin ekim sezonundayız. Taban fiyatlar hemen açıklanmalı ve maliyete etki eden girdilerdeki muhtemel artışlara ait farkların da tarımsal üretime destek olarak, sezon içinde verileceği ilan edilmelidir.

Yeri gelmişken, şunu da ifade edelim ki; bu destekler kanuni bir zorunluluktur. Nitekim, 5488 sayılı Tarımsal Desteklemelerin Finansmanı Kanununda; “MADDE 21 – Tarımsal destekleme programlarının finansmanı, bütçe kaynaklarından ve dış kaynaklardan sağlanır. Bütçeden ayrılacak kaynak, gayrisafi millî hasılanın yüzde birinden az olamaz.” Denilmektedir.

Bunun pratik ifadesi şudur: 2021 yılında hesaplanan GSMH yaklaşık 7 Trilyon TL olduğuna göre, 2022’de bu sene GSMH aynı olsa bile, 2022 Bütçesinden Tarımsal Destek olarak kullanılacak miktar, 70 Milyar TL olmalıydı. Ancak, 2022 bütçesinden ayrılan miktar 29 Milyar TL. Yani kanunun emrettiği miktarın yarısı bile değil. Böyle şey olur mu? Şimdi yönetim erkini elinde bulunduranlar “aman onu ekin, aman bunu ekin, her tarafı ekin” diye çağrıda bulunuyorlar. Biz de diyoruz ki; bu sene kanuni zorunluluk olan asgari 70 Milyar TL’yi ek bütçe ile tarımsal desteğe kullanın. Enflasyonu baskılamayı, çiftçinin alın teri üzerinden yürütmekten vaz geçin. Bilakis üretimi teşvik edin.

Tarımsal üretimin desteklenmesi, bir lütuf değildir. Üreticinin alın terinin karşılığıdır. Diğer taraftan Buğday, Ayçiçek, Mısır v.b. ürünlerin işlenmesinden elde edilen yan ürünler (Kepek, Razmol, Küspe v.b.) yem sanayiinin de temel hammaddeleridir. Yani hayvancılığın da verimli hale getirilmesi, bunlara bağlıdır.

  • Hayvancılık-Süt/Et

Süt ve Et temel gıdadır. Birbiriyle iç içedir. Yeterli üretim için formül basittir. Ve uygulanmalıdır; 1 LT Süt = 1,5 KG Yem.

Bu formül esas alınarak süt fiyatları üç ayda bir güncellenmelidir. Süt üretiminin sürdürülebilirliği için bu gereklidir. Böylece dişi hayvanlarımızın hızla kesime gönderilmesi, önlenmiş olur. Yeterli hayvan varlığımız da sürekli korunmuş olur. Böylece halkımızın et ihtiyacı da yerli üretimle sağlanmış olur.

4- Faizsiz Kredilendirme

Hayvancılık ve Tarımsal üretim için verilen krediler, mutlaka faizsiz olmalıdır. Maliyetlerin artmasında, üretimin azalmasında sonuç olarak enflasyonun yani pahalılığın oluşmasında en önemli etken, faizdir. Faiz, sadece enflasyonun değil, üretimin de önündeki en büyük engeldir. Zaten faiz, tersiz kazanç, haksız kazançtır.

Netice olarak tarım, dolayısıyla gıda, insanlık için birinci önceliğe sahip bir konudur. Gerekli ve doğru adımların atılmasında, hepimize sorumluluk düşer. Ama özellikle, karar mekanizmalarındaki yöneticilerin sorumluluğu, çok daha ağırdır. Hiçbir mazeret mazur görülemez.

Başından beri ifade edildiği üzere, dünyamız çok kritik bir dönemden geçmektedir. “Batı batı” diye dayatılan değerler, insanlığın yüzünü güldürememiştir.

Barışı ve adaleti tesis edememiştir. Artık, gücü, menfaati hak sebebi gören, bugünkü zulüm dünyasının etki alanından kurtulmanın zamanı gelmiştir.

Artık, silkinip, kendi medeniyet değerlerimizi anlamanın zamanı gelmiştir.

Artık kendi medeniyet değerlerimizi hayatımızın her alanında, yaşanır hale getirmemizin zamanı gelmiştir.

Ancak böylece, Yaşanabilir Bir Türkiye’yi, Yeniden Büyük Türkiye’yi tesis edebiliriz.

Böylece, adil temeller üzerine dayalı Yeni Bir Dünya’yı tesis edebiliriz.

Sözlerime son verirken, toplantımızın hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim. Teşriflerinizden dolayı tekrar ayrı ayrı teşekkürlerimi sunarım.” dedi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir